İSİMSİZ SARI BALIK
Akvaryumum öksüz kaldı.
Elli civarında rengarenk balığın içerisinde sapsarı, kocaman bir balığımız vardı. İsimsiz, sarı balık…
Hemen hemen hepsinin bir ismi var.
Gelin, eski dost, sarışın, kabasakal, bahar, gözde, köyün delisi, şapkalı, kırçıllı, bıyıklı, esmer, benekli, bunlardan bazıları. Ama o sadece sarı balıktı…
Ayrıcalıklıydı. Çünkü bizlere tepki verirdi. Sevildiğini anlardı. Kızlarımın oyun arkadaşıydı.
Şimdi…
Gitti…
Arkasında ağlayan iki çocuk bıraktı.
Teselli etmek epeyce zor oldu kızlarımı. Ölümü anlattım onlara uzun uzun…
Ama kısacık. Çünkü ölüm tek kelimelik. İki hecelik.
Soğuk.
Gerçek.
Bu yaşlarda özellikle anne-babayı kaybetme korkusu sarar çocukları. Kendimden biliyorum. Kızlarımdan biliyorum.
Ama bir gün hepimiz gideceğiz diyemiyorum. Biliyorlar aslında. Ama benim ağzımdan duymak yaralar onları da. Umutları azalır.
Helallik dilemek gibi.
Bir yakınımız bir yere giderken, bir hastalığın pençesindeyken, veya durduk yere “hakkını helal et” dediğinde, yaşanan yürek burukluğu, mutsuzluk, umutsuzluk gibi…
Bütün yollar, ilk adımla başlar biter,
Bütün sonlar, başlangıçla başlar biter,
Bütün hayatlar, doğumla başlar ölümle biter…
O zaman…
Dünü değiştiremiyoruz, yarını bilmiyoruz. Bugün önemli. Çok önemli. Yaşamalı. Karatmamalı, bir iki ışık söndü diye. Güneş doğmuyor mu her gün üzerimize.
Hayat bizim elimizde. Beyaz sayfalar sürüsüyle…
Aç her gün bir tane…
İnadına yaşa… İnadına…
Bütün olumsuzluklara, bütün acılara rağmen.
Ben hiç umudumu yitirmiyorum…
Nazım Hikmet”in güzel bir sözü ile bu yazımı bitiriyorum…
"Yaşamakta ayak direyeceksin. "Belki bahtiyarlık değildir artık, boynunun borcudur fakat, düşmana inat bir gün fazla yaşamak. "