ELİMİ TUT
Ey altın sırmalarla süslü elbiseler giymeye, kemer takmaya alışmış kişi. Sonunda sana da dikişsiz elbiseyi giydirecekler. Mevlana”nın güzel bir sözü ile başlamak istedim yazıma.
Unutulmuş gerçeği hatırlatarak, hatırlayarak başlamak istedim. Tam da bu mübarek günlerde, tam da bayram arifesinde.
Unuttuğumuz, dünya nimetlerinin zevkine sefasına daldığımız o kadar konu var ki.
Hazır bayram gelmişken hatırlasak. Sonra da unutmasak.
Hazır bu mübarek günler vesile olsa, hatırlamamıza, hatırlatmamıza.
Kalplerimizi biraz yumuşatsak, küsler barışsa, gözü pencerede bekleyen büyüklerimiz hatırlansa, ihtiyaç sahiplerine veren el olsak, kısacası iyilikler yapıp yapıp denize atsak.
Şu ana kadar yazdıklarım hayata toz pembe bakışım, ama biliyorum ki hayal değil. Keşke başarsak.
El ele tutuşmak zor değil. Hatta bize bahşedilen en büyük güçlerden. Bir bebeğin elini tuttuğumuzda hissettiklerimiz, annemizin babamızın elini tutup, öpüp alnımıza götürdüğümüzdeki hissettiklerimiz, birbirini sevenlerin elele tutuşurken ki pozitif duygu alışverişi başka ne ile ölçülebilir ki.
Oysa biz el ele tutuşmayı unutalı çok oldu.
Çok oldu birisine karşılıksız elimizi uzatıp yardım etmeyeli, tutup yerden kaldırmayalı.
Çok oldu, sımsıcak eller birbirine kenetlenmeyeli.
Bize ne oldu,
Malum soru. Herkes birbirine sorar oldu, “bize ne oldu”.
Biz unuttuk sevmeyi, sevilmeyi, hatırlamayı, iyiliği,
En önemlisi el ele vermeyi unuttuk.
“Elimi tut” diyene yüz çevirmeyi öğrendik.
Paylaşmayı unuttuk. Darda kalana el uzatmayı.
Ve bir kez daha söylemek istiyorum Mevlana”nın o güzel sözünü. Cevabı kendi içinde çok net zaten tüm bunların.
“Ey altın sırmalarla süslü elbiseler giymeye, kemer takmaya alışmış kişi. Sonunda sana da dikişsiz elbiseyi giydirecekler.”