Öğretim çeşitleri
Bazı öğreticiler insanlara anında ve çok kısa zamanda öğrenmesi gereken şeyleri çok kapsamlı olarak öğrettiklerini, hatta kısa sürede içgüdüler ve sezgiler kazandırabileceklerini savunurlar. İnsanların birçoğu haris ve aceleci olduğundan bu kısa yol olan öğreti biçimini seçer. Bu öğreti şeklini seçenler özü değil sadece kabuğu öğrenebilirler. Öğretilen ve öğrenilenden amaç, sadece menfaat temin etmektir. Öğretilen bilgiler öğrenen kişiyi tatmin etmediği gibi, egosunu ve hırsını kamçılar. Hayatı boyunca ben merkezli yaşar. Ne ailesiyle ne de toplumla uyumlu yaşayamaz. Kendisine öğretilenler de köklü olmadığından kısa zaman sonra değerini kaybeder. Kısa zamanda edinilen bilginin ömrü de kısa olur.
Bir başka öğretim yolu da, uzun zaman dilimi içinde azar azar öğrenilen ilimdir. “Damlaya damlaya göl olur” atasözümüzde olduğu gibi zaman içinde neredeyse farkına varılmadan, bir araya gelen küçücük bilgi ve deneyim parçacıklarından oluşturulan öğretim şekli. Bu öğreti şekli tıpkı okyanuslardaki mercan adalarının oluşumuna benzer. Birlikte yaşayan gözle görülemeyecek kadar küçük olan poliplerin çıkardıkları kalkerlerin birikmesinden nasıl adalar oluşuyorsa, bu yolu seçenler de çok değerli ilimlere sahip olabilirler. Bu öğreti yolunu seçenler dahi zaman zaman sabırsızlık gösterebilirler. Bu konuyla ilgili olarak Yunus Emre'ye ait şöyle bir hikâye anlatılır.
Yunus'un annesi topladığı alıçları oğluna verdi ve “Yunusum, bunları kasabaya götür sat, karşılığında aldığın parayla da sabun al” dedi. Yunus alıç heybesini sırtına alarak kasabanın yoluna koyuldu. Kasabaya girdiğinde yaşlı bir adamla karşılaştı. Yaşlı adamla Yunus arasında söyle bir diyalog gelişir. Yaşlı adam Yunus'a:
— “Ne satıyorsun?” diye sordu. Yunus da:
— Alıç satıyorum.
— Alıçlarına karşılık olarak sana himmet versem alıçlarını bana verir misin?
— Vereceğin o himmet dediğin şeye sabun gelir mi?
— Hayır gelmez.
— Öyleyse sana veremem çünkü annem sabun almamı istedi.
Bu konuşmadan sonra ayrılırlar. Yunus pazaryerine vardı ve alıçlarını satmaya çalıştı. Ne hikmetse alıçlarını almaya hiç müşteri çıkmadı. Akşam üzeri tekrar yaşlı adamla karşılaşır. Yaşlı adam:
— Görüyorum ki alıçlarını satamamışsın, sana on himmet vereyim alıçlarını bana ver.
— Amca neden beni anlamıyorsun, senin himmetine sabun gelmiyor ki.
— Oğul bugün cömert günümdeyim alıçlarının her tekine bir himmet vereyim.
— Amca hiç boşuna ısrar etme veremem.
— Sen bilirsin oğul, haydi sana iyi pazarlar.
Yaşlı adam gidince Yunus biraz daha durur, gün kararınca eve döner. Annesine hikâyesini anlattığında annesi, “Oğlum neden himmeti almadın, çabuk git ver alıçları, himmeti al da gel. Sakın almadan gelmeyesin” der. Yunus tekrar heybesini sırtına atar, kasabaya gelir, yaşlı adamı sorup soruşturarak evini bulur. Eve gider, kapıyı çalar yaşlı adam kapıyı açınca Yunus çok sevinir ve:
— Alıçları getirdim ver himmeti de gideyim
— Artık ben alıç almaktan vazgeçtim.
— Ama nasıl olur sabahtan beri almak istiyordun.
— Evet, ama şimdi istemiyorum.
— Annem bana himmeti almadan gelmeyesin, dedi.
— Öyleyse gel dergâhımızda hizmet ederek himmeti hak et.
Yunus bu teklifi kabul eder ve dergâhta kalır. Yaşlı adam, Yunus Emre'nin şeyhi Taptuk Emre'dir.
Yunus, uzun süre dergâhta hizmet etti. Bu hizmeti sırasında birçok bilgiler ve deneyimler edinmişti. Kendi kendine, “Ben burada boşuna zaman harcıyorum. Bu zat bana himmet verdi ben almadım. Demek ki artık benim bu kapıda nasibim yok. Nasibimi başka kapıda aramalıyım” diye düşündü. Taptuk Emre'ye haber vermeden dergâhı terk etti. Nereye gideceğini bilmeden rastgele bir yola koyuldu. Üç dört gün yol almıştı ki ansızın bir yağmur bastırdı, hemen yakındaki bir mağaraya sığındı. Mağarada derviş giysileri içinde iki kişi daha vardı. Selam verdi ve yanlarına oturdu. Yağmur uzun süre devam etti ve akşam oldu. Dervişlerden biri, “Çok acıktık, rabbimizden mevhibe isteyelim” der ve cübbesini başına çeker bir müddet bekledikten sonra bir kap yemek cübbesinin altından çıkararak ortaya koyar. Diğer derviş de aynı şekilde yaparak bir kap yemek de o ortaya koyar. Dervişler Yunus'a, “Haydi derviş kardeş sen de nasibini istede yemeğimizi yiyelim” derler. Yunus ilk defa böyle bir olayla karşılaşmaktadır. Hiç böyle bir deneyimi yoktur. O da cübbesini başına çeker ve ağlamaya başlar ve “Yarabbi beni bu utançtan kurtar. Hiç hak etmediğim halde derviş kisvesine büründüm. Sana söz veriyorum buradan ayrılır ayrılmaz bu kisveyi çıkarıp atacağım. Bu dervişlere her neyin yüzü suyu hürmetine birer kap yemek ihsan ettin ise bana da o zat hürmetine ihsan eyle” diye dua eder ve hiçbir şey ummadan cübbesini açar. Yunus'un önünde iki kap yemek vardır. Dervişler bu işe şaşırmışlardır ve Yunus'a “Sen nasıl dua ettin ki sana iki kap verildi, lütfen bize de o duayı öğret” derler. Yunus “Önce siz söyleyin” deyince dervişler, “Taptuk Emre Hz. yanında Yunus diye bir derviş vardır. Onun hizmeti çok meşhurdur biz o dervişin yüzü suyu hürmetine istedik” derler. Yunus ağlayarak yerinden kalkar ve “Yunus benim” diyerek yağmura rağmen mağarayı terk eder ve dergâha döner. Merak edenler hikâyenin devamını Yunus Emre'yi anlatan kitaplardan öğrenebilirler. Bu hikâye ile sofilerin, uzun zaman süreci içinde dergâhta, farkında olmadan birçok ilmi ve deneyimi öğrendiklerini anlatmak istedim. Uzun da olsa, zor da olsa bu öğretim yolunu tercih edenler hayatta çok başarılı oldukları gibi insanlara da çok faydalı olurlar. Büyük sanatkârlar, büyük şairler, büyük düşünürler hep bu öğrenim şeklini tercih etmişlerdir.
Öğrenmeniz ve öğrendiğinizle yaşamanız konusunda Allah yar ve yardımcınız olsun.
Yazar: Ömer Baba'nın Gündemi
http://www.cubukmedya.com/ sitesinden 24.05.2012 tarihinde yazdırılmıştır.