Gönül uyanıklığı
OYUN KURUCU VE OYUNCULAR
İnsan sosyal bir varlıktır. Yaradılışı gereği hayatını birileriyle paylaşacaktır. Kadın olsun erkek olsun herkes kendine uygun, diğer bir ifade ile yöneteceği bir eş arar. Eşler uygun ve uyumlu ise biri yöneten diğeri yönetilen olarak aile kurulmuş olur. Sonradan aileye katılan çocuklar da bu sisteme uymak durumundadır. Anne, baba ve çocuklar sevgi bağı ile birbirine sıkıca bağlıdırlar. Eşler ve çocuklar arasında güven sorunu da yoktur. Aileye bir bütün olarak bakılır. Ailelerin birleşmesinden topluluk, toplulukların birleşmesinden de milletler oluşur. Ailede olduğu gibi topluluk ya da milletlerde de lidere ihtiyaç duyulur. Asıl kavgalarda burada başlar. Bazı kendini beğenmiş, her şeyi bildiğini sanan kişiler diğer insanları kendi düşünce mantıklarına, hatta menfaatleri doğrultusunda yönetmek isterler. Yönetimi ele geçirmek için çok çetin mücadeleler verilir. Yönetim gücünü eline geçiren elden çıkarmamak, elinde olmayan da elde etmek için kıyasıya mücadele eder. İnsanların büyük çoğunluğu ise bu lider sevdalısı kişilerin hırsı yüzünden ezilirler, sürülür, köleleştirilir veya öldürülür. Tarih boyunca hep böyle olmuş. Günümüzde liderlik hırsı tek kişinin tekelinden alınmış, çok kişinin tekeline verilmiştir. Adına demokrasi denilen sistemde de değişen bir durum yoktur. Ülkelerde yaşayan insanlar sadece yönetilmeyi bekleyen kalabalıklardır. Onları uyanık ve çokbilmiş kişiler yönetmelidir. Uyanıklar guruplarını kurar, kendi programlarını halka rağmen kendileri yapar sonrada halkın oyuna sunarlar. Neticede daha hırslı olan ve toplum mühendisliğini daha iyi yapanlar iktidar gücünü ele geçirirler. Her fırsatta da biz gücümüzü milletten aldık demeyi de unutmazlar. Bu da toplum mühendisliğinin gereğidir. Demokrasi örneğinde olduğu gibi sadece insanları yönetme ve yönlendirme yöntemi değişmiş ama sömürü düzeni değişmemiştir. Örnekleyecek olursak her insanın yaşama, düşünme, inanma ve inancını yaşama hakkı vardır. Seçim sıraları sıkça dile getirilen bu haklar seçim sonrasında hemen rafa kaldırılır ve unutulur. İnanan insanlar yönetenlerin istediği ve izin verdiği ölçüde dinlerini yaşamalıdır. Onların in tarifinin dışına çıkanlar gerici ve softadırlar. Bulundukları ülkenin en büyük düşmanı onlardır ve irtica ile her zaman mücadele edilmelidir. İşin gerçeği inananların bir araya gelmesinden, iktidara talip olabilirler diye çok korkmaktadırlar. Bu nedenle dini ve din adamlarını da kontrol altına almak isterler. Dini cemaatler oluşturulur bu cemaatlere adamlar yerleştirilir ve cemaatler de iktidarda olanların isteklerine göre yönetilir. Eğer cemaatleri ele geçiremezlerse çareler tükenmez, hemen oyun kurucu yeni bir oyun kurar ve oyuncular oyunu sahneler.
Yazımı sabır göstererek buraya kadar okuduysanız neden böyle bir konuya girdiğimi merak etmişsinizdir. Rehberim Mevlana'nın Mesnevi'sini okumamı istedi. Bu istek doğrultusunda okurken, oradaki bir hikâye çok dikkatimi çekti. Mevlana yüzyıllar ötesinden bir gerçeğe ışık tutuyordu. İşte yukarıda yazdıklarımı da o hikâyenin etkisinde kalarak yazdım. Hikâyeyi size anlatınca, bana hak vereceğinizi umuyorum.
“ Hıristiyanlığın ilk yıllarında inananlar dinlerini gizliyor ve dini görevlerini gizli yapıyorlardı. Birbirleriyle gizlice buluşuyor büyük bir gizlilik içinde dinlerini yayıyorlardı. Gizli olmasına rağmen her geçen gün inananların sayısı artıyordu.
Yahudi bir kral vardı, insanlar nasıl oluyor da benden izinsiz Hıristiyan oluyorlar diye çok kızıyordu. İnananların sayısı arttıkça kralın da öfkesi artıyordu. İnsanlar engel olabilmek için arkalarına hafiyeler takıyor, takip ettiriyor ve tehdit ediyordu. Yaptığı uyarı ve tehditlerin faydasının olmadığını görünce her gün inananların onlarcasını, yüzlercesini öldürmeye başladı. Bu öldürmelerin de bir faydası olmadı inananların sayısı her türlü zulme rağmen artıyordu. Kral neticede ülkede ne kadar inanan insan varsa hepsini bir vadiye toplayıp onlara dinlerini terk etmesini söyleyecek dönmezlerse hepsini öldürmeye karar verdi. Bu kararını vezirine açtığında vezir, bu tedbirlerin hiçbir faydasının olmayacağını söyledi. Ayrıca “Kralım ben bir oyun kurdum, eğer uygun görürseniz anlatayım” dedi. Kral anlat deyince o, kurduğu oyunu anlattı.: 'Önce benim Hıristiyan olduğumu topluma yayacaksınız. Sonra beni yakalatıp zindana attıracak ve bunu her kese duyuracaksınız. Her kesin önünde bana işkenceler yaptır, kulağımı ve burnum kestir. Sonra kulaksız ve burunsuz olarak zindandan kaçmama göz yum. Zindandan kaçarak o Hıristiyanların arasına sığınırsam beni bir aziz gibi karşılar, sahiplenir ve saygı duyarlar. İçlerine girdikten sonra onların arasına fitne sokmak ve parçalamak kolay olur. Onları öyle birbirine düşüreyim ki dinimiz selamet bulsun.' Kral, vezirin kurduğu oyunu beğendi ve hemen uygulamaya koydu. Kral vezirin kulağını ve burnunu keserek işkence yaptıktan sonra kaçmasına göz yumdu.
Vezirin Hıristiyanların arasına katılmasından sonra yıllar geçti. Bu arada vezirle kral gizlice haberleşiyorlardı. Vezir artık inananlarca aziz kabul ediliyordu. O çok ibadete düşkün biriydi. Herkes yapacağı işi ona danışıyor o ne derse öyle yapıyordu. O zamanlar Hıristiyan kavminin on iki emir'i vardı. Bu emirler de vezire kul köle olmuşlardı, o ne derse öyle yapıyorlardı, hatta senin için ölürüz, öldürürüz deyiyorlardı. Vezir son zamanlarda bu emirlerle gizlice tek tek görüşüyordu. Her birine ayrı şeyler anlatıyordu. Birine anlattığının tam tersini diğerine anlatıyordu. Mesela birisine tevekkül'ü anlatırken diğerine kendinden başka kimseye güvenmemesi gerektiğini söylüyordu. Birisine zahitliği(dünyadan uzaklaşmayı) aç kalmayı tavsiye ediyor, diğerine Hıristiyanlık dünyadan uzak kalmak değildir diyordu. Birisine kendine rehber ara yoksa gerçek yolu bulamazsın diyor, diğerine rehbere ne gerek var sen her şeyi halleder yolunu bulursun diyordu.
Vezir ani bir kararla bir mağarada inzivaya çekildi, emirlere vermek üzere on iki tomar yazdı. Emirleri tek tek mağaraya çağırarak her birine bir tomar verdi ve sen benim vekilimsin dedi. Ben öldükten sonra sen bu topluluğun lideri sen olacaksın, eğer bunun aksini iddia eden olursa, onunla savaşmalısın ki dinimiz bozulmasın, inananlarımız yanlış yollara sürüklenmesin. Bu işlemi yaptıktan kısa bir müddet sonra kendi hayatına son verdi. İnsanlar bir süre yas tuttular çokça ağladılar. Aradan bir süre geçtikten sonra bize bir lider gerekir dediler. Eline tomarını alan emir topluluğa geliyor ve Aziz Pavlos'un kendisini vekil bıraktığını iddia ediyordu. İnananlar on iki parçaya bölündü ve birbirleriyle savaşarak ölmeye ve öldürmeye başladı. Kral ve vezirin kurduğu oyun neticesinde fitne yayılmış insanlar düşman olmuş ve dinin safiyeti de bozulmuştu. Bir grubun din dediğine diğer gurup küfür diyordu.” Hikâye böyle bitiyor. Gerçi ben hiç yorum yapmasam da sizler yakın tarihte ülkemizde ortaya çıkarılan uydurma tarikatlar ve şeyhlerini hatırlarsınız. Yerden mantar biter gibi bittiler, görevlerini yaptılar ve gittiler. Oyun kurucu gerektiği zaman, gerektiği şekilde oyununu kuruyor ve uygun oyuncular da bularak oyunu sahneye koyuyor. Toplumun büyük bir kesimi “ cambaza bak cambaza” oyunu ile oyalanırken, oyunun kurucuları gerçek istekleri neyse onu gerçekleştiriyor ve topluma yeni düzen veriyorlar.
Mevlana'nın sesine kulak verelim, ortaya koyulan oyunların farkına varalım, oyunu kim kurdu niçin kurdu bu oyundan kimin çıkarı var iyice araştırmadan kimseye inanmayalım.
Hepinize gönül uyanıklığı diliyorum, Allah yar ve yardımcınız olsun.
Yazar: Ömer Baba'nın Gündemi
http://www.cubukmedya.com/ sitesinden 24.05.2012 tarihinde yazdırılmıştır.